16 Haziran 2010 Çarşamba

POP

Enerjisi kullanılmaktan olan
Pop müziği anlatmalı..
Yeşiiil

Senkronizasyon, hangi lisandan çalıntı hiç bilmiyorum. Afrika’da doğar doğmaz bir nokta üç kiloyu kaldıracak kadar bile hali kalmamış annesinin elinden düşerek ölen binlerce cenini saymadığımız taktirde bile 7 milyonluk kürede Ard arda sıfır nokta 2 saniye farklarla aynı boyutlardaki sağ ellerini aynı hızla ve aynı istekle aynı yöne sallayan üç bin insanın var olduğunu tahmin etmek çıldırmak için yeterli referans sayılabilir belki de belirli eyaletlerde.

sözcükleri balonda sıkı sıkı metal halatlarla tutan şuuru serbest bırakmak için uyarıda bulunan o tek, özel, etkileyici nota, melodi, elektrik sesi, gitar teli, baget çarpışı, ses teli, alkol mezesi veya hoparlörün son ses seviyesi. SES. Görmek.

Sese tecavüz edebilmek istediğim şeyler listesinde üst noktalara her alkol damlasından sonra böğrüme attığım jilet çiziği ile tüm hızıyla yükseliyor. O ses, müzik değil. Müzik diye kategoriye sokmak sese yapılan ayıpların büyük olanlarındandır denebilir, daha ayıbı da ses seçmek belki de,

bir yudum viski o zaman eah, başla.
.
.
doğru nota bekleniyor
ve
...

o ilk notanın gelişiyle birlikte titreme anı,
görünmeye başlayan yuvarlaklar. ama enine.
bir sürü yuvarlaklar, elips şeklinde, göz önünde mavi, yeşil ve belki de gri yuvarlaklar. hatta kesinlikle gri ki bütün neşesizliğiyle mavi ve yeşili içine çekerek kırmızıya dönüşmeye başlamasıyla kırmızılaşan yuvarlağın kel olan kafa tasından kökler çıkmaya başlıyor, saçları rastaya dönüştükçe boyu da uzamaya başlıyor ve şimdiye kadar almış olduğu bütün red cevaplarını depoladığı yağlı göbeği kas olarak pazu ve omuz bölgelerine taş kıvamında yerleşmiş oluyor. Ardından karşısındaki mavi hayır hayır yeşil yuvarlak da buğday, hayır buğday değil, artık beğenmediğimden dolayı saman renginde saç telleri çıkarmaya başlıyor. saç telleri yuvarlağın içinden dışarı doğru, dışarıdan da aşağıya doğru taşmaya başladıktan sonra benim ellerimle oyduğum çukura bereketsiz toprak olarak doluyorlar. Toprağın bereketlenmesini istiyorum. O yüzden merhametimi üflememle birlikte bereketlendiği anda yeni üflenmiş toprakta ben istediğim için önce minik bir tohum, ardından büyüdükçe kozaya dönüşen tohumu yırtarak uçan kelebeğin ağzundan düşen ufak vücudu çıkıyor. çıplak vücüdunun her santimi toz ve toprak birikintileriyle kaplı olduğundan imdadına yetişen rastalı gencimiz kafasından aşağı sürahilerce çamlıca gazoz döktükçe, kıza doğru bir ford seri üretim bandı yaklaşıyor ve seri üretim bandının üstüne oturan kız bandın paravanın arkasında kalan bölmesinden çıktıktan sonra siyah saçlı aynı boyda aynı ten renginde, siyah gözlü, siyah makyajlı ikizine dönüşüyor, saman saçlıyken konuştuğu kadar siyah saçlıyken konuşmamaya başlıyor, konuşmadıkça ben konuşuyorum, ben konuştukça rastalı gri yuvarla ufalmaya başlıyor, en sonunda legoya dönüşüyor ve buğday saçlının götüne monte oluyor. o saniye legonun büyüsüyle mor bir bulut bütün sahne ve tribünleri kaplasa da yaklaşık üç saniye sonra sahne eski haline geliyor ve podyumun iki tarafından saman saçlı ve siyah saçlı bana doğru kaltak gülüşler saçarak yaklaşıyorlar. bir bel hareketiyle simetrik şekilde iki yanağıma birer öpücük kondurup seyircilere selamlarını sunmak suretiyle şovlarını sonlandırıyorlar.




bu gösteriyi izleyen ben napıyorum.

ben burada napıyorum.

boş

olsa da pop müzik güzel.

17 Ocak 2010 Pazar

Tetik

1#

kravatımı gevşetip, ceketimin düğmelerini açıp beyaz maskemi de çıkarttığım an çırılçıplak kalmış olduğumu benden, aynalardan ve aynadan yansıyan siyah ışıktan başka kimse farketmemişti. o an ben, ayna, kurumuş dikenli çiçekler ve işaret parmağımın ucunda ruhsuz soğukluğuyla silahın tetiği; gez göz arpacık, elim belim dilim; kafam, beynim, damarları ve kan vardı. kurşun beyin damarlarımın arasında örümcek ağına yapışmıştan farksızdı

ve şuan o kurşun beynimin en yoğun noktasında damarların zehiriyle eriyip ağzımdan harfler olarak çıkıyor

başkalarının acılarından zevk duyar mıyız? yani insan olarak ben mesela duyar mıyım? ki bu vicdan azabı çekmeye değer bi konu başlığı mı? sonuçta elimizde sahip olduğumuz çantalar dolusu keyif, keder ve kader varken aslında var olmadığını idda ettiğimizde biz etraftaki on binlerce dürzüden farksız olmayız. tamam bu konuda kendimle hem firik olduğumu söyleyebilirim.
benim kafamı kemiren nokta velet şımarıklığı veya aykırı isyankarlığıyla değil, insan yaradılışıyla o çantaları bulduğumuz en yakın zerdüşt denizine fırlatıp dalgalar eşliğinde tabanın yosunlu kumlarına gömüldüğünü izlediğimzde, elimizde beyaz maskemizden başka "mülkümüz" kalmadığında tamamen özgür iradeyler Ben'i reddettiğimde artık çizginin diğer tarafına geçmeye hak kazanmış olur muyum. esas davam bu. kurup kurup yıktığım mahkemenin de ana dosyası bundan ibaret. denizin dibinde yosunlar çantalarımı kemirirken de artık geri dönüş olmadığına göre belirli mükafatları haketmediğimi söylemek delikanlılığa sığmaz.

konunun nasıl bu noktaya geldiği hakkında hiçbir fikrim yok. Belli ki Ben'in altında baya tuzlu sular kaynıyo bu aralar. Konunun Sen veya O olması çok daha rahatlatıcı olabilirdi. bir saniye. tuzlu suya batırdığım beyaz maskemin siyaha dönmüş olmasına sevindim. takmama izin veriniz.

tamam.

"Sen" yazmanın ne kadar korkutucu olduğunu farkettiğimi söylemem lazım. bunu ilk kez farkettim. şuana kadar hiç sen yazmamış olabilirim sanırım. Ben ve O önünde kravatımı gevşetmiş, ceketimin önünü açmışken de dimdik durabilirken şuan Senin karşısında kafamı kuma gömmeye çalışıyorum. yedi saattir içimden tiz bir sesle kahkaha atıyorum sırf Senle yüzleşmemek için. ama neden. anlayamıyorum. neden ben senden bu kadar korkuyorum. hangi ben.
kafamız karışıyor.

dayanamıyorum. kafana kurşun sıktıktan sonra ikinci kurşunu da kafana isabet ettirme ihtimali oldukça düşük olsa gerek. bu sebepten kendimi çantalarımı atmış olduğum tuzlu suya salıvermemin doğru karar olduğunu düşünüyorum,
- hayır düşünme.
o öyle emrettiği için ben de düşünmeden karar verdim. daha doğrusu emre itaat ettim. her zamanki Ben. Ben'in altında çok sular kaynıyor.

. ama kendimi suya bıraktığım anda bazı şeylerin olması gerektiğinden farklı geliştiğini anladım. adeta bir girdap bütün yosunları, yosunlara yapışmış çantalarımı, çantalara yapışmış tuzları, tuzlara yapışmış suları çekmeye başladı, ben de girdabın merkezine doğru çekilmekteydim. girdabın merkezi denizin de merkezindeydi ve bütün yosunlar, yosunlara yapışmış çantalarım, çantalara yapışmış tuzlar ve tuzlara yapışmış sular çekildikten sonra deniz havzasının tam orta noktasında bir deliğin görünür olduğunu farkettim. benim deliği farketmemle tam ayaklarımın dibine gökten bir beyaz erkek ve bir siyah dişi tavşan düştü. Ben'in altındaki sular artık tuzlu değildi ve hiç kaynamıyorlardı. o yüzden bu tavşan çiftini deliğe kadar takip ettim. ve onlar delikten aşağı doğru atladıkları an zamanı durdurdum.ardından velet şımarıklığı veya aykırı isyankarlığıyla değil, tamamen insan yaradılışıyla o delikten aşağı atladım.
.
.
vu
.
.

#1 bitti